23 Nisan vertigosu

Lastikle pantolonunu tutturan bir öğrenci gördüm mü, bir esrime geliyor, olduğum yerde kalakalıyorum. Önce ruhum çekiliyor, sonra gördüklerim flulaşıyor. Yoksulluğun bu kadar kötü olmasının yanında, çocukların üzerinde eğreti duran, onlara yakışmayan frapanlığın aksine, yüzlerindeki aydınlığı görüp kendimi aldatabilirdim. O kacaman gülüşlerinin altındaki yoksulluğun derin izlerini bütün açıklığıyla aksettiren işte o lanet olası lastiği görmeseydim belki de 23 Nisan gününü kutlardım.
Çocukların eşit ve güvende olduğu güzel günlere kadar 23 Nisan filan kutlamaycağım.

Ekmek ve Çiçek


Ekmek ve Çiçek, aşk, merhamet ve hayal kırıklığıyla dolu bir şiddet eleştirisi. Film, yönetmenin yıllar önce bir militanken sevdiği kızla, bir polisi bıçaklamasının filme konu edilişini anlatıyor. Plan şu: Yönetmenin sevdiği kız polise saati soracak ve genç militan da polisin silahını almaya çalışacak. Plan öyle gitmiyor ve polis bıçaklanıyor. Bu arada polis kızın kendisine aşık olduğunu düşünüyor.
Kaderin cilvesi işte polis de kendisine saati soran kadının aslında yönetmenin yanında ki kız olduğu gerçeğini film çekilirken anlıyor ve küsüp seti terk ediyor. Film tamamlanıyor ama yönetmenin ve polisin başından geçtiği şekilde değil. Polisi oynayan genç o anda sevdiği kızı vurmak istemiyor ve çiçeği uzatıyor. Genç yönetmen ise ekmeğin altına sakladığı bıçağı bırakıp ekmek uzatıyor ve film gençlerin fikirlerini yansıtır şekilde bitiyor.

Yönetmenin yirmi yıl önceki yaşamış olduğu olayla hesaplaşmasını konu edinen film, gençlerin mücadele yöntemlerini de yansıtıyor bir bakıma. Sanatsallığına diyecek yok, biraz kara mizah da var gülümseten, filmi izleyin.


Ortanca hanımlan nostalji yapmalar...



Etiketler:
ortanca hanım (bir sürü karım var),
boğazda yemek (pahalı işler),
şey (bir anda aklına gelen),
oğlan, on yaşında, mert (oğlum da var),
istikalal caddesine gitmemek (fakirlere karışmamak),
nostalji yapmak (madem geldim uğrayayım),
millet fakir, karanfil bırakıyor, ben gül bıraktım (bu gibi durumlarda karanfil bırakıldığını anlamamış, kimse de anlatmamış)

Espiri mi yapmaya çalışmış, peki diyelim ki üzerine yapışan görgüsüz zengin rolünü oynuyor, e iyi de espiri yapılacak yer var yapılmayacak yer var. Konuşmasını dinlediğinizde bunun gerçek olduğunu algılamakta zorlanıyorsunuz ama maalesef gerçek. Bu adam yaşıyor maalesef.


(facebook: aklından neler geçiyor? diyor.)

Çocuklarla her zaman sanat ve el işlerine dayalı etkinlikler yapmaya önem verdim bir süre. Ama artık yürümüyor. Çünkü bunu destekleyecek bir eğitim anlayışı, ortamı olmadı. Zaten bu iş benim yapmamla olacak değil. Sanat ya da el işleri öyle konulacak bir iki dersle de olmaz. Bunun için okulun, sanatla iç içe olacak şekilde yeniden üretilmesi gerekiyor. Her okulda küçük bir atölye olsa hiç fena olmaz. Bir drama salonu, yalın ayak çalışabileceğimiz koca bir salon, bahçe çalışmaları yapabileceğimiz topraklı bir alan.

Daha temel eğitiminin nasıl olacağına karar verilememiş bir ülkeden, çocuklarına sağlayamayacağı lüks şeyler istiyorum.

Sizce lüks mü?

Kuka ya da kukla işte.

Bowling oyunundaki kukalara benziyoruz daha çok. Aileler halinde getirilip ortaya dikiliyoruz, yaklaşık dokuz kuka. Bodur ve tahtadan oracıkta dikilip duruyoruz. Yanı başımızdaki öbür kukalarla bir ilişkimiz yok. Bizi devirecek darbenin izleyeceği yol, çoktan belirlenmiş durumda; salak¢a bekleşiyoruz; bir darbe karşısında bitişiğimizdeki kukalardan devirebildiğimiz kadarını deviriyoruz bizimle, bitişik kukalara aktardığımız darbe onlarla aramızdaki biricik noktadır, hızla akıp giden bir varoluş sürecinde bu ortak noktayı birbirimize çok görmüyoruz. Arkadan yeniden kaldırılıp dikiliyoruz ortaya. Ama böyle de olsa, yeni yaşamda eski varlığımızı koruyoruz. Ne var ki, dokuz nüfuslu aile içindeki yerimiz değişiyor yalnız, hatta bazan bu da olmuyor, tahtadan ve salakça yine eski darbeyi gözlemeye başlıyoruz.
Elias Canetti | Marakeş'te Sesler

Adalet sen bir serapsın...

Ailemizin son açıklamasıdır:

Aşık Veysel “koyun kurt ile gezerdi fikir başka başka olmasa” demişti. Hiçbirimiz aynı durumu, aynı olayı aynı yorumlamıyoruz. Kalbimiz farklı şeyler dese bile bir şekilde bulunduğumuz taraf o duruma farklı yorum yapmamızı sağlıyor. Berkin vurulduğunda ve öldüğünde böyleydi, savcı Mehmet Kiraz ve iki genç öldürüldüğünde de böyle oldu.


Tertemiz duygularıyla ayrım gözetmeksizin insanların acılarını sahiplenenler, destek olanlar, adaletsizliğe, hukuksuzluğa tertemiz duygularıyla karşı çıkan dostların her zaman başımızın üstünde yeri vardır.
Bunun dışında kalanların görüşüne saygı duyamıyoruz artık. Saygı duymadıklarımız için Berkin, Ceylan, Uğur, Nihat, Burak, Yasin, Mehmet Kiraz, Bahtiyar, Şafak sadece bir sonraki ölüm olana kadar geçerli gündem ve siyaset malzemesidir. Yeni ölümler yeni gündemler...
İsimler ölüp gider. Onlar için önemli olan sadece ölenin siyasi kimliği, o yoksa etnik kimliği, o da tutmazsa mezhebi… Çocuk olduğu için, genç olduğu için, kadın-erkek olduğu için hepsinden önemlisi insan olduğu için sahip çıkmayanlar yönlendiriyorlar hayatı. Artık yeter. Biz Berkin’e yetiştiremedik gözyaşlarımızı ancak siz başkalarının gözyaşları aksın ve siyaset yapalım diye bekliyorsunuz. Mecliste olsun olmasın, sağ ya da sol görüşlü, iktidar partisinden meclis dışı muhalefetine çoğunuz aynısınız. Bu hayat çok acı, çünkü sizler günlük siyaset yapasınız, gündeminiz dolu olsun diye bizler evlatlarımızı, eşlerimizi, babalarımızı, annelerimizi toprağa veriyoruz.

Burakcan Karamanoğlu hayatını kaybettiğinde babasını aradım. Eşimden başka kimseye sormadım. Eşimle konuştuk ve evlat acısı yaşayan bir babayı aramak zorundayız, bu insanlık görevidir dedik. Alkışlayan oldu karşı çıkıp eleştiren oldu bundan yararlanmaya çalışanlar oldu. Alkışınız, eleştiriniz sizin olsun. Biz evladını kaybetmiş bir babayı aradık, tıpkı İbrahim Aras’ın, Nihat Kazanhan’ın ailelerini aradığımız gibi.

Ben Sami Elvan, dün yaşananları ilk olarak sosyal medyadan öğrendim ve yıkıldım. Eşim, ben, ailem yıkıldık. Nasıl olabilir böyle bir şey dedik! Daha önce defalarca, Berkin'i öldürenlerin isimleri belli olsun, yargı önüne çıkarılsınlar diye gittiğim o binada bulunmayı çok istedim. Orada olmam dün avukatların ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün talebiyle sağlandı ve adliyeye girebildim. O odada kimse zarar görmesin diye elimden geleni yapmaya çalıştım. Savcı beyin ve o gençlerin  kılına zarar gelmesin diye çok gayret ettim. Dün 1 değil 2 değil tam 3 kez daha Berkin’in acısını yaşadım o odada yaşananlarla. Ben kattan ayrılana kadar içeridekilerin sağ olarak çıkması ihtimali vardı. Ancak şu an hepsinin cenazesi var ekranlarda. Bu davanın beklediğimiz bir cezayla sonuçlanacağına zaten inanmıyorduk. Gezi davaları ortada. Öldürülen ve sakat kalan kardeşlerimizin açılmayan, sürüncemeye bırakılan davaları ortada. Dün itibarıyla bizim davamızın adil bir yargılama ile sürdürüleceğine olan inancımız iyice bitmiştir.
Bugune kadar kimseye bir sey yapın demediğimiz gibi yapmayın da demedik. Kimsenin neyi nasil yapacağına bırakın karar vermeyi, öneride bile bulunmadık. Biz sadece kendimizin neyi nasıl yapacağını söyledik hep...

Şimdi savcı Mehmet Kiraz’ın ailesine başsağlığı diliyoruz ve biliyoruz ki küfreden, hainsiniz diyen, helal olsun diyen bir dolu insan çıkacak. Umurumuzda değil ne dediğiniz. Biz Berkin’in anne ve babası olarak en içten duygularla ve tüm samimiyetimizle Savcı Mehmet Kiraz’ın acılı ailesine başsağlığı ve sabırlar diliyoruz, acılarını paylaşıyoruz, çok üzgünüz. Biz Berkin’in anne ve babası olarak Bahtiyar'ın ve Şafak’ın ailelerine başsağlığı ve sabırlar diliyoruz, çok üzgünüz... 

Cumhurbaşkanından, sivil toplum kuruluşuna, medyasından, sokağına siyasetleriniz, politikalarınız, çıkarlarınız, hesaplarınız artık bizden uzak olsun. Çocuğumuzu bize geri getirebilen var mı? Varsa öyle birisi o çıksın ve konuşsun ne derse, ne isterse yapmaya hazırız. Yok değil mi?
Susun artık. Berkin öldü. Biz her gün yeniden yeniden öldük.

Biz yokuz artık. Eğer dava açılırsa ve yargılama yapılırsa dosyamızı aile olarak sadece kendimiz takip edeceğiz. Hiçbir avukata ve hukuki desteğe ihtiyacımız yok. Bu bir tepki değil. Bu hukukla aramızda artık kimse olmasın diye... kimse bizim acımızı tam anlamıyor kaldı ki nasıl anlatacaklar bunu mahkemeye... Biz bugüne kadar olduğu gibi orada olacağız ve davamızı takip edeceğiz.  Sadece daha önce evladını kaybetmiş anne, babalar, aileler bizimle birlikte katılmak isterlerse davaya onları kabul edeceğiz. Sonuçta hiçbir şey çocuğumuzu geri getirmeyecek. Tek çabamız başka çocuklar ölmesin, başka analar ağlamasın diye sürecek. Bugüne kadar yüzlerce insan Berkin için gözaltına alındı, soruşturma yaşadı, tutuklandı, okuldan ve işten atıldı, yaralandı. Yeter artık. Kimse zarar görmesin. Görüşü, inancı, konumu, kim olduğu önemli değil. İnsan olan kimse artık zarar görmesin.

Ben Gülsüm Elvan, ben Sami Elvan…

Bundan sonra da kimsenin burnu kanamasın, analar ağlamasın diye elimizden geleni yapacağız. Evladını, eşini, babasını, annesini kaybetmiş ailelerle yan yana olacağız. Kan akmasın, silahlar sussun, barış ve adalet olsun, çocuklar öldürülmesin diye hayatımızın sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Bugüne kadar hiçbir çıkar gözetmeden bize destek olan tüm dostlarımıza teşekkür ediyoruz. Bugün Abdullah Cömert’in ailesinin yanında Balıkesir’de olamadık üzgünüz. Bugünden sonra sosyal medya hesaplarımızı kullanmayacağız. Bu açıklama son mesajımızdır.


Gülsüm Elvan – Sami Elvan

AKP devleti

Ya yeminle dilenci gibi olduk, biz öğretmenler nereye gitsek okul için ne yapabiliriz bunu düşünüyoruz sürekli. Geçen okuldan bir öğretmen arkadaş ygs sınavında gözetmenlik yaparken tabiki aklından ösym'nin kalemlerini toplamayı geçirmiş, her öğretmen gibi. Sınavdan önce öğrencilerden rica etmiş. Öğrencilerden bir iki tanesiyle diyaloga girmişler. Öğrenciler, işte siz nerde öğretmensiniz gibi sorular sormuşlar.
Efendim bu öğrenciler akp gençlik kollarındanmışlar. Okulumuza yardım etmek istediklerini söylemişler. Netekim hemen sonuç verdi ilgileri. Hemen beyaz tahta ayarlamışlar, bir projeksiyon ve bugün bahsettikleri 10 milyarlık bir şey, artık ne ise onu bilmiyoruz ve okulumuzu yenilemek için de uğraştıklarını söylediledir.
Ezcümle, resmi yollardan ne kadar uğraşsak bir şey olmuyor, yaprak kıpırdamıyor. Kışı odunsuz geçirdik. O kadar yazı falan bir şey olduğu yok. Bir iki genç bile neler yapıyor, ellerinde neler var, kurumlar orada insanları oyalıyor, biz de bekliyoruz ki dürüst insanlar gibi iş yapılsın.
Bu ülkenin kaderi bu sanırsam ne yapsak değişmiyor. Her gelen kendi ağını kuruyor. Hiç bir şeyde düzelmiyor. Palyatif düzelmeler ise, yapanın işine yarıyor. Seçim öncesi kısa, etkili ve hızlı hizmetlerle meclise girip esas parsayı kendileri alıyorlar.


Her 16 Mart'ta

Rachel Corrie. Eğer özgeciliğin tarihi yazılacaksa adını en başa yazdıracak, genç yaşında Filistin'de İsrail buldozerinin altında yaşamını yitiren vicdan aynı zamanda. Vicdanı arasıra sönüp sonra tekrar yanan bir ölümsüz öz olarak gören Kafka gibiyim. Vicdan hepimizin içinde aslında. Ve kötülükten daha güçlü, tıpkı Allah'ın affının cezasından büyük olması gibi.

Rachel Corrie'yi düşünürken nedense aklıma hep, kızını okula gönderirken, aman kızım sakın protestolara katılma, oğlu bir iş sahibi olduktan sonra aman oğlum seni ilgilendirmez, işin yanar sen işine bak diyen anne-babalar geliyor aklıma. Aslında sadece anne-babalar değil. Çok ufak bir meselede bir fikir söylerken bile, dehşetle bakan gözler, sarsılmış insanlar görüyorum ve hepsi de bize koro halinde aynı şeyi söylüyor. 'Ne işiniz var eylemde, siz mi kurtaracaksınız dünyayı.'
Evet biz kurtarmayacaz dünyayı,ama en azından o sönüp sönüp yanacak gibi olan sonra tekrar sönen unfacık olan vicdanı temsil edeceğiz, hepsi bu.

Rachel Corrie Amerika'dan zengin muhitini bırakarak geldi, evi yıkılan mazlum Filistinli'ye siper oldu. Yaşamını yitirdi. Anne babası üzüntülerini içlerine akıtsalarda, kızlarının yaptığından her zaman gurur duydular.

Rahmet olsun Rachel Corrie'ye.

KARARLAR

Perişan bir durumdan belini doğrultabilmek, büyük güçlük çekerek saklanacak enerjiyle bile kolay olması gerekirdi. Oturduğum sandalyeden koparıp alıyorum kendimi; masanın çevresini dolanıyor, başımla boynumu devingen duruma sokuyor, gözlerime ateşli bir ifade oturtup çevrelerindeki kasları geriyorum. İçimdeki bütün duygulara karşı koyarak, şu anda gelmeye görsün, A.'yı büyük bir coşkuyla karşılayacak, B.'nin odamdaki varlığına nazikçe katlanacak, C.'nin söylediklerini bütün eziyet ve zahmetine karşın uzun soluklarla içime çekeceğim. 
Ama öyle olabilse de, göstermekte gecikmeyecek her yanılgıyla her şey, Kolay ve Zor, bir an gelip durakalacak, ben de çember içinde gerisin geri çark edeceğim?
Bu yüzden en iyisi sineye cekmek, ağir bir kitle gibi davranmak, kendini rüzgarın önüne kattığı bir nesne gibi hissetmek, bir ayartıya uyup da gereksiz bir adım atayım dememek, başkalarına boş boş bakmak, pişmanlık duymamak, sözün kısası yaşam denilen şeyden kalmış en küçük artığın varsa hepsini kendi elinle çökertip ezmek, yani o en son gömüt sessizliğini daha da büyültmek ve ortada bir başka şeyin varlığına izin vermemek.
Böyle bir durum için karakteristik bir devinim, serçe parmağın kaslar üzerinde gezinmesidir.

Hikayeler | Franz Kafka

Osmanlıca, din eğitimi filan

Eğitimin kalitesini yansıtabilecek sağlam bir veri var mı bakayım? Eğitim bin bir renkli
yamalı bohçaya döndü, ne koyarsak koyalım mantığı yanlış.Osmanlıca gelsin, din dersleri anasınıfından başlasın demek, İslami ve kültürel işleri okula hapsetmek demek. Okullarımız bu yükü kaldırmaz. Özellikle devlet okulları etrafında bu gibi işlerin çözümlenmek istenmesi toplumsal gerilimi kaşımak, karmaşayı arttırmak anlamına gelecek. Bakın seçmeli dersler meselesi nerelere geldi. Şimdi de azaltalım kaldıralım deniyor. Doğuda zaman daha ileri olduğu için gece çıkıyoruz. 
Bir öğretmen olarak eğitimin, ideoloji ve din ekseninde tartışılmasını çok sığ buluyorum. Gerçek sorunlar ne zaman tartışılacak? Hiçbir şeyi sakince, ortalığı ayağa kaldırmadan tartışamıyoruz. Tabi bunu buraya getirenler en büyük suçlu. Herkes kendi söylediği şeye bilimsel bir kılıf uydurabilir. Artık bu önemli değil. Eğitimde kimsenin umurunda değil gerçekte.

Osmanlıca öğrenince birden herkesi okuma aşkı mı kaplayacak nedir yani? Okuma yazma oranı önemli değil, önemli olan sürekli okuyan oranı. Zaten Osmanlı'da okuma-yazma oranı diye gösterilenler de aslında o andaki öğrenci oranı. Okuma-yazma oranlarıyla, sürekli kitap okuyan-mesela ayda üç ya da dört kitap- okuyan oranı önemli. Bu açıdan bakınca Osmanlıca nasıl bir etkide bulunacak bu orana. Böyle koy sepete gitsin mantığıyla eğitim anca kırk yamalı bohça görünümüne sokuluyor. Bu artık çok sıkıcı. Yeter artık çekin ellerinizi okullardan, okullarda insanlar var, robotlar değil.

Tarihteki kötü şeyler çoğu kez onları yaşayanlar için kötüdür. Bizler ancak şimdi ders çıkarırız. Ve tarihi geri getiremezsin. Bir dille yeni bir süreç başaltıldı ve bu başarıldı da ama bir dille eskiye dönemezsin artık. Amaç bu olmasa da eski kültürel, toplumsal yaşamı canlandırmak olacak iş değil.

Eğitim sersemleştirir

''Ben pedagog olmadan önce, başımıza neler gelmiş bilmiyordum.Ama şimdi biliyorum. Görüyorum ki kendi çocuklarımızı eğitim yolu ile sersemleştiriyoruz.
Ülkemiz eğitim sisteminin özeti bu…''
Eğitimin çocukları sersemleştirmesini istemiyorsanız her şeyden önce, çocukları değerlendirmekten vazgeçmeliyiz. Çocukları için haddinden fazla endişelenen aileler, çocuklarını sakatladıklarının farkında değiller. Aslında ben şu saatten sonra, çocuklara devletten çok ailelerin zarar verdiğine inanıyorum. Gidin İstanbul'da ya da başka büyük bir şehire, merkeze, çocukların nasıl aileleri tarafından depresyona itildiklerini çok rahat bir şekilde göreceksiniz. Çocuklar daha ana sınıfından ailenin minik tayı. Geleceğin en güzel mesleği için hazırlanıyor. Daha çocuk kendinin farkında değil ama, ailesi her şeyini düşünmüş, karar vermiş bile.
Bilmiyorum nasıl düzelir ama çocukların ruhu eziliyor. Saatlerce oyun oynaması gereken ve oyun-samasını kaybeden çocuk, test kitapları altında doğru şıkkı arıyor. Sıkılıyor, bunu veliler de görüyor ve üstün zekalı olduğundan sıkıldığını düşünüyor veliler. Maşallah toplumumuzda üstün zekalı dolu. Herkesin çocuğu üstün zekalı. Hiç kimse çocuğunu, çocuk gibi bile görmüyor, yürüyen bir beyin. La o çocuk daha. Birinci sınıfta üniversite sınavına girecek hali yok.

Bütün hikaye işte bu.

XIII. yüzyıl sonlarında İtalya'da (özellikle Floransa'da) devlet: ''Papalar ve imparatorlar, seleflerini harekete geçiren büyük gayeleri uzun süre unutmuş vaziyetteydiler. Hırs iktidar ve servet hırsı onların faaliyetlerinin tek saiki durumuna gelmişti. Kilise, mazlumu korumayı bırakmış ve uzun süredir zalim rolüne soyunmuştu. Sarayları, rüşvet ve güçlünün hakları yönetiyordu; papazlık görevleri zamparalara veriliyor, rahipler gece alemlerinden ibadetleri icra etmek üzere kiliseye gidiyorlardı.''

Cohen, History of West-European

Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım, syf:117, 1451'inci not.